Tolga AKAGÜN | PeritusPress
Akşam yemeği henüz başlamış. Masaya tabaklar yerleştirilirken telefon titriyor. İş grubuna bir mesaj gelmiş: “Yarınki toplantı için şu dosyaya bakabilir misiniz?” Çalışan, birkaç dakikada hallederim düşüncesiyle ekranı açıyor. Ardından başka bir soru, eksik bir bilgi, yeniden gönderilmesi gereken bir belge… Yemek soğuyor. Karşısında oturan insan anlatacaklarını erteliyor. İş yerinden saatler önce çıkılmış olmasına rağmen mesai, sofrada kendisine yeniden yer buluyor.
Mobil iletişim hayatımıza girmeden önce her şeyin daha iyi olduğunu söylemek kolaycı olur. Bir yakınımıza ulaşamadığımız, acil bir haberi iletemediğimiz, basit bir işlem için uzun yollar gittiğimiz günleri de hatırlıyoruz. Bununla birlikte sabit telefon döneminin bugün eksikliğini duyduğumuz bir sınırı vardı: İletişimin belirli bir yeri bulunuyordu. Evde değilseniz ev telefonu çalar, işten çıktıysanız ertesi gün beklenirdi. Ulaşılamamak, hayatın olağan akışı içinde kabul edilirdi.
Şimdi cebimizde taşıdığımız cihaz, bulunduğumuz her yeri erişilebilir kılıyor. Otobüste, markette, çocuğumuzun gösterisinde, tatilde veya uyumaya hazırlanırken… Teknik olarak ulaşılabilir olmamız, giderek cevap vermekle yükümlü olduğumuz düşüncesini besliyor. “Telefonun yanındaydı, neden açmadın?” sorusu bunun gündelik ifadesi. Oysa bir insanın elinde telefon bulunması, o anda konuşmaya hazır olduğu anlamına gelmez. Bazen yalnız kalmak isteriz. Bazen hiçbir şey yapmadan oturmak. Bunun için hastalık, yolculuk veya önemli bir mazeret göstermemiz mi gerekir?
İş hayatında bu beklentinin ağırlığı daha belirgindir. Bir arkadaşın mesajını sonraya bırakmakla yöneticinin aramasını cevapsız bırakmak aynı rahatlıkla yapılamayabilir. Çalışan, ilgisiz görünmekten, sorumluluktan kaçtığının düşünülmesinden veya işini kaybetmekten çekinebilir. Her aramaya cevap vermemek kendiliğinden hukuken geçerli bir işten çıkarma gerekçesi oluşturmasa da kişinin böyle bir ihtimalden korkması davranışını belirleyebilir. Açıkça söylenmeyen beklenti, zamanla çalışanın kendi kendisine koyduğu bir mecburiyete dönüşür.
Böylece çalışma saatleri takvimde sona ererken zihinde devam eder. İnsan telefonuna bakmadığında bir şey kaçıracağını düşünür. Bildirim gelmese bile ekranı kontrol eder. Hafta sonu dışarı çıkarken bilgisayarını yanına alır. Bir plan yapmadan önce olası bir görevi hesaba katar. Buradaki yükü yalnızca telefon görüşmesinin süresiyle ölçemeyiz. On dakikalık bir konuşma, akşamın geri kalanını ertesi günün sorunlarıyla doldurabilir. Bekleyiş de insanın zamanından pay alır.
Dinlenmenin anlamını burada yeniden düşünmeliyiz. Koltuğa oturmak, bedenen iş yerinden uzaklaşmak veya bilgisayarı kapatmak tek başına yeterli olmayabilir. İnsan bir süreliğine iş sorumluluklarını zihninden indirebildiğinde kendisine dönebilir. Kitabın sayfasına, çocuğunun anlattıklarına, eşinin yüzüne dikkatini verebilir. Sürekli bölünen bu zaman, dışarıdan boş görünse de kişiye ait olmaktan uzaklaşır. Kendi hayatının içinde her an başka bir göreve çağrılabilecek misafir gibi yaşamaya başlar.
Üstelik bu düzen yalnızca çalışanı etkilemez. Aile de beklemeyi öğrenir. Çocuk sorusunu yarıda keser, eş konuşmasını erteler, arkadaş buluşmasında telefon masanın başköşesine yerleşir. Bir süre sonra herkes bu bölünmeleri olağan karşılar. “İşi var” denilerek açılan alan, ortak hayatın içinden alınır. Kazanılan hızın bedelini bazen aynı evde birbirini yeterince dinleyemeyen insanlar öder.
Öte yandan yöneticinin gönderdiği her mesaj kötü niyet taşımaz. Kimi zaman aklına gelen işi unutmamak için yazar, kimi zaman cevabın ertesi gün verilebileceğini düşünür. Fakat gönderenin niyetiyle alanın hissettiği baskı örtüşmeyebilir. Yetki ilişkisi bulunan bir yerde “Müsait olunca bakarsın” cümlesi bile hemen harekete geçme çağrısı gibi anlaşılabilir. Bu nedenle iyi niyetin yanında açık ve güvenilir çalışma kurallarına ihtiyaç vardır.
Hangi durumun gerçekten acil olduğu belirlenmelidir. Nöbet veya görev gereği erişilebilirliğin gerektiği işler, sınırları önceden tanımlanmış bir düzen içinde yürütülmelidir. Ertesi sabah konuşulabilecek konular uygun saate bırakılabilir. Yöneticiler, gece gelen hızlı yanıtları bağlılık ölçüsü saymaktan vazgeçmelidir. Çalışan da dinlenme zamanını koruduğunda bunun aleyhine kullanılmayacağını bilmelidir. Sınır koyabilmenin güveni olmadan telefonun bildirimlerini kapatmak kolay değildir.
Aynı özeni özel ilişkilerimizde de göstermemiz gerekiyor. Mesajımızın okunmuş olması, karşımızdakinin hemen cevap verecek enerjiyi bulduğu anlamına gelmez. Geciken yanıtı sevgisizlik veya saygısızlık saydığımızda iletişimi bir hesap verme ilişkisine çevirebiliriz. Birbirimize yakın olmak, birbirimizin bütün saatlerini kullanabilmek değildir. Bazen sevdiğimiz insana verebileceğimiz en değerli alan, açıklama beklemeden dinlenmesine izin verdiğimiz zamandır.
Mobilite bize büyük bir hareket serbestliği kazandırdı. Ancak onu kullanma biçimimiz, görünmez bir bağlılık da üretebilir. Eskiden iş yerinin kapısında bıraktığımız sorumlulukları şimdi cebimizde taşıyoruz. Telefonu satın alırken sunduğu imkânları hesaplıyoruz; sürekli hazır bulunmanın hayatımızdan neler götürdüğünü ise çoğu zaman sonradan fark ediyoruz. Bu hesabı yapabilmek için kendimize dürüstçe sormalıyız: Günün hangi saatinde gerçekten serbestiz?
Akşam sofrasına dönelim. Telefon yeniden titrediğinde çalışan, cevap vermeden yemeğine devam edebilmeli. Bunun ardından suçluluk duymamalı, sabah açıklama hazırlamamalı, işine bağlılığını kanıtlama telaşına düşmemeli. Çünkü çalışma hayatının insanı gözeten bir düzene kavuşması, mesainin gerçekten bitebilmesini gerektirir. Bir insana ulaşabiliyor olmamız, onun zamanını kullanma hakkına sahip olduğumuz anlamına gelmez.