Tolga AKAGÜN | PeritusPress
Çocuk, dedesinin evindeki eski fotoğrafa uzun süre baktı. Yan yana duran iki adam, küçük bir dükkânın önünde gülümsüyordu. Arkalarında ahşap raflar, önlerinde yarısı dolu çay bardakları vardı. “Bu kim?” diye sordu. Dedesi gözlüğünü düzeltti, fotoğrafı eline aldı. “Bir zamanlar komşumuzdu,” dedi. Çocuk yeniden baktı. Okulda ve televizyonda duyduklarıyla fotoğraftaki yakınlığı bir araya getiremiyordu. “Sonra ne oldu?” diye sordu. Yaşlı adamın cevabı kısaydı: “Aramıza çok şey girdi.”
Bazen ülkeler arasındaki mesafeyi haritada ölçmek mümkün olmaz. Sınırın ötesindeki ev birkaç kilometre uzaktadır; fakat orada yaşayan insanın hayatı bize erişilmez görünür. Acılar, savaşlar, siyasi söylemler ve kuşaktan kuşağa aktarılan korkular, birbirini hiç tanımayan insanların arasına yerleşir. Zamanla karşı taraftaki herkes aynı yüzün, aynı düşüncenin, aynı tehdidin parçası sayılır. Oysa o evde de sabah kahvaltısı hazırlanır, çocukların geleceği konuşulur, hastalanan bir yakının başında beklenir.
Kafkasya üzerine düşünürken önce bu gündelik hayatı hatırlamamız gerekiyor. Bölgeyi yalnızca enerji hatları, ulaşım güzergâhları, askerî dengeler ve nüfuz mücadeleleri üzerinden okuduğumuzda insanı arka plana itiyoruz. Elbette devletlerin güvenlik hesapları vardır. Ancak bütün bu hesapların sonunda korunması gereken şey, insanların korkmadan yaşayabilmesidir. Bir annenin evladını askere gönderirken taşıdığı endişe, hangi dilde dile getirilirse getirilsin, aynı ağırlığa sahiptir.
Türkiye ile Azerbaycan arasındaki tarihsel ve toplumsal bağın derinliği tartışılmaz. Ortak sevinçler, zor günlerde gösterilen dayanışma ve yakınlık duygusu, resmî metinlerin ötesinde bir karşılık bulur. Bununla birlikte bu bağı korumak, Ermenistan halkıyla güven geliştirmeye engel olmamalıdır. Türkiye, Azerbaycan halkıyla dayanışmasını sürdürürken Ermenistan’la iyi komşuluk ilişkileri kurabilir. Bir halkın huzurunu önemsemek, diğerine duyulan yakınlıktan eksiltmez.
Burada tutarlı bir ilkeye ihtiyacımız var. Her ülkenin kendi çıkarlarını gözeterek dış ilişkiler kurmasını doğal karşılıyorsak, Türkiye’nin de aynı iradeye sahip olduğunu kabul etmeliyiz. Müttefiklerin güvenlik kaygılarını dinlemek değerlidir; fakat komşularımızla geleceğimizi konuşabilmek de bizim sorumluluğumuzdur. Dostluk, taraflardan birinin bütün tercihlerinin diğerinin onayına bağlandığı bir ilişkiye dönüşürse zamanla karşılıklı anlayış zayıflar. Sağlam bağlar, farklılıkların konuşulabildiği yerde gelişir.
Ermenistan’la yakınlaşmayı yalnızca başka bir ülkeye verilmiş mesaj gibi değerlendirmek ise barışın değerini küçültür. Bu yaklaşımın kendi gerekçeleri bulunmalıdır: Bölgesel istikrar, ekonomik imkânlar, güvenli ulaşım, kültürel temas ve insanların hayatını kolaylaştıracak iş birliği. Komşuluk politikasını geçici kırgınlıkların üzerine kurarsak, duygular değiştiğinde yönümüz de değişir. Oysa sınırın iki yanında yaşayan insanların geleceği, daha uzun vadeli bir anlayışı hak ediyor.
Ermenistan halkının daha müreffeh ve güvenlik kaygılarından uzak yaşamasını istemek için geçmişteki bütün anlaşmazlıklarda uzlaşmış olmamız gerekmiyor. Bir çocuğun iyi eğitim almasını, bir gencin iş bulmasını, bir ailenin yarınından korkmamasını savunabiliriz. Bunlar bir halkın bize karşı tutumuna göre dağıtılacak ayrıcalıklar değildir. Kendi insanımız için istediğimiz yaşam şartlarını komşumuz için de isteyebilmek, savunduğumuz insani değerlerin kapsamını gösterir.
Bu düşünce, Türkiye’ye yönelik önyargıları görmezden gelmek anlamına gelmez. Ancak bir toplumun tamamını tek bir yaklaşımın içine yerleştirmek de gerçeği daraltır. Her ülkede geçmişe farklı bakan, uzlaşmayı destekleyen, kaygı duyan veya değişime direnen insanlar bulunur. İlişkiler geliştikçe bu farklı seslerin birbirini duyma imkânı artabilir. Bunun hemen sonuç vereceğine dair güvence yoktur; yine de tanışmadan güven kurulmasını beklemek daha güçtür.
Bir esnafın karşı taraftan gelen müşterisiyle yaptığı konuşma, öğrencilerin ortak bir çalışmada buluşması, araştırmacıların aynı masa etrafında üretmesi küçük görünebilir. Fakat kalıcı yakınlık çoğu zaman bu temaslarla oluşur. İnsan, yalnızca hakkında anlatılanları bildiği bir topluma kolayca uzaklaşabilir. Yüzünü tanıdığı, emeğine şahit olduğu, derdini dinlediği kişiyi aynı kolaylıkla bir düşmanlık kalıbına yerleştiremez. Gündelik ilişkiler, siyasetin açmakta zorlandığı bazı kapıları aralayabilir.
Ekonomik temasların yerel hayatta da somut bir karşılığı olabilir. Sınır kentlerindeki üretici yeni bir pazara ulaşabilir, taşımacı daha elverişli güzergâhlar bulabilir, küçük işletmeler yeni müşteriler kazanabilir. Elbette bütün sorunlar ticaretle çözülmez; kazancın adil paylaşılması ve güvenlik düzenlemelerinin işlemesi gerekir. Yine de komşusunun istikrarından yarar sağlayan insanların çoğalması, huzuru korumak isteyen toplumsal zemini genişletebilir.
Elbette sınır kapılarının açılması tek başına yeterli değildir. Siyasetçilerin kullandığı dil, medyanın seçtiği başlıklar ve sosyal medyada dolaşıma sokulan iddialar da sürecin yönünü etkiler. Her anlaşmazlığı hakaretle anlatmak, her uzlaşma girişimini zayıflık saymak, toplumları yeniden korkularına hapseder. Yöneticilerin görevi, hakları ve güvenliği korurken karşılıklı güvenin oluşabileceği alanı da açık tutmaktır.
Barışa yönelmek, geçmişin acılarını yaşayanlardan unutmalarını istemek değildir. Hatırlamakla yeni kuşakların hayatını eski çatışmalara teslim etmemek birlikte mümkündür. Bu nedenle verilen sözlerin tutulması, anlaşmazlıkların hukuk içinde ele alınması ve karşı tarafın güvenlik kaygılarının ciddiye alınması gerekir. Güven, tek bir ziyaretle kurulmaz; tutarlı davranışlarla birikir.
Fotoğraftaki iki adamın torunları bugün karşılaşsa belki önce ne konuşacaklarını bilemezlerdi. Sonra çocuklarından, işlerinden, hayat pahalılığından söz ederlerdi. Birbirlerine benzeyen kaygılarını fark ettiklerinde konuşmak biraz kolaylaşırdı. Kafkasya’nın geleceği için ihtiyacımız olan da böyle bir imkândır: Geçmişi bilerek, komşunun hayatına yeniden bakabilmek. Çünkü sınırın ötesinde huzur içinde yaşayan insanlar, bizim geleceğimiz için de umut demektir.